Ah şu "Coşkun"lar

Söze nerden başlasam bilemiyorum...

Şahsi meselelere girip, insanları konuşmayı sevmem, fakat mecbur kalıyoruz bazen..

Biz bu Coşkun'lara mecbur muyuz? Kendileriyle benim şahsi meselem yok, olamaz da.. Onlar beni tanımaz fakat ben onları iyi tanırım.

Yazdığına bakar mısınız:

Dün bir bayan okurumdan ilginç bir e-posta aldım.

Okurumun adını bende saklı tutarak ve kimi bölümlerini kısaltarak aktarıyorum:

"Ben bir şirkette çalışıyorum. Cuma günü kardeşimle öğlen tatilinde yemeğe çıktık. Biz çoğu zaman Ümraniye'ye gideriz. Yine öyle yaptık. Ümraniye'de 'cuma' olması sebebiyle yine birçok işyeri kapalıydı.

Ender açık yerlerden (.....) mağazasına girdik. Mağazanın sahibi, kapalı bir bayanla münakaşa ediyordu.

İlk bakışta bunu anlayamadık.

Sonra (.....)nın sahibinin yüksek sesi dikkatimizi çekti.

Kapalı kadın, bugünün cuma olduğunu söylüyor, ısrarla mağazanın kapatılmasını istiyordu.

(......) sahibi 'Burasının İran olmadığını' tekrarlıyordu.

Kapalı kadın sinirlenip gitti.

Ama (.....)nın sahibi bir önceki sefer o kadının erkekler ile geldiğini ve mağazayı yıkacaklarını söyleyip gittiklerini bize anlattı.

Çok korkmuştu..."

*

Okurumun notu böyle. ... (***)

Yukarıdaki satırlara benzer ifadeleri daha önceleri de okumuştuk, aynı kalemden..

Hep "bir okur" vardır, yazan ve ifade eden.. Hep "olmuş ve yaşanmış" gibi gösteriliyor bazı şeyler.

Ya da belki de gerçekten bu "bir okur" sürekli e-posta yazıyordur.. Demezler mi; behey adam her gelen e-postaya inanıp da yayınlıyor musun!

* * *

Diğeri ise hep birileriyle uğraşır durur, başka işi yoktur.. İyi bir avukattır, patronunun paçasına toz kondurmaz, hakeza patronu orda dursun beraber çalıştığı meslektaşlarının kılına dokundurtmaz...

Eskiden takıldığı yerler vardı, şimdi oraları yerden yere vurur, hep oralarla ilgili yazar, yazmadan edemez... Zaten başka birşey bilmez...

Dikkat ettiniz mi bilmiyorum, hep insanlarla uğraşır, hiçbir zaman bir fikir ürettiğini görmedim..

Kendisi çok enteldir, ayrıca onun ayrıcalıklı yanını bilmem demeye gerek var mı?

Neyse söyleyeyim,
Nişantaşı çocuğudur..

Tanıdınız siz onu!

***

Şimdilik bu kadar,
selametle...

bu yazıya verilen linkler (sadece 1 yorum var) - yorumu oku - yorum ekle  

"Beni nasıl tanıyorlar?"

Kardeşim,

Hiç düşündün mü?

Çok değil, bundan birkaç sene önce nasıl biriydin, şimdi nasılsın? Hayatında neler değişti? Neye nasıl bir bakış açısıyla bakıyorsun, fikirlerin ne yönde gelişti?

Gelişmiş olarak mı görüyorsun kendini, yoksa hâlâ yerinde mi sayıyorsun?

İşyerinde, okulunda, yaşadığın mahallede, bindiğin otobüste, yürüdüğün yolda insanların sana olan bakışı nasıldı, şimdi ne oldu? Daha önce nasıl tanınıyordun, şimdi nasıl?

"Acaba ben nasıl biri olarak tanınıyorum?" diye düşündün mü hiç?
Yani şöyle bir baktıklarında ne derler sana?

"Bir insanın hayatını merak ediyorsanız bir gününe bakmanız kâfi." diyen adam ne demek istemiştir, bu açıdan baktın mı hiç hayatına?

Ya da "ben nasıl biri olmalıyım ve ne zaman olmalıyım?" mı demeliydin?


Örnek mi istiyorsun, etrafına bak, kimi nasıl tanıyorsun? Kimi nesi yüzünden nasıl tanıyorsun? Kim ya da kimler gibi olmak istersin, kim ya da kimler gibi olmak istemezsin?

Peki aynı şekilde bir başkası sana baktığında senin gibi olmak ister mi? Senin neyin yüzünden senin gibi olmak ister ya da istemez?

Ha belki "illa ki birileri gibi olmak zorunda değilim" de diyebilirsin? Bilmelisin ki senin gibi düşünen çok, fakat insanlar ne yaparlarsa yapsınlar birbirine benzeyen yönleri çok olur..

Sende olması gereken neden hemen şimdi olmasın?

Sadece düşün kardeşim...
Selametle..

bu yazıya verilen linkler (sadece 1 yorum var) - yorumu oku - yorum ekle  

Kültürümüz ve toplumumuz

Kültürümüzün yozlaştığı bir süreçten geçiyoruz. Özellikle batının her alanda olduğu gibi kültürel alanda da toplumumuz üzerinde çok büyük tesirleri olduğunu söylemek mümkün.

"Eskiden" diye başlayan ifadelerimiz vardır hep. En başta sözkonusu olan gençliğimizdir bu ifadelerde. Gençliğin hal ve hareketleri, tavırları gittikçe "eski"yi özletecek gibi...

Bir toplumun kültüründeki en büyük etken hiç kuşkusuz dindir. Din insanoğlunun yaşamında her zaman büyük bir yer tutan bir olgudur. Yaşamsal anlamda dinsiz insan yoktur, dinsiz olduğunu iddia eden dahi yaşayış tarzıyla bir dine mensuptur. Bilakis insanın dini insanın hayat tarzından ibarettir.

Efendim mesele şudur; toplumumuzda (ve bize benzer dünyanın pek çok ülkesinde) mensup olduğumuz ve kültürümüzün şekillenmesinde çok önemli rol oynamış, bize birçok zenginlikler kazandırmış dinimizin kültürümüz üzerindeki etkisi, hem edilgen faktörlerle azalmış durumda hem de maksatlı bir şekilde azaltılmak isteniyor.

İslamın güzelliklerini görmemiş veya gördüğü halde yaşamayan, yaşamak istemeyen sözde aydınlarımız -tabii bu durumda diğerleri karanlıkta oluyor(!)- her fırsatta başka başka dallara tutunarak, başka derelerden sular getirerek, bazen bilimden, bazen gelişmişlikten, batıdan, "sonra bize ne derler"den dem vurarak; toplumumuzu dinden uzaklaştırmak için, din haricinde olan ne varsa onlarla meşgul tutmaya çalışıp, dini yaşamak orda dursun, dinle ilgili her türlü şeyi, dini konuşmayı, dinden bahsetmeyi engellemeye çalışmaktadırlar.

Öte yandan malesef kurulan gizli tuzakları görmeyen, gözönünde olanın arka planında ne olduğunu düşünemeyen, olayların aslında kuklaların değil kuklacı(lar)ın ellerinde planlandığını anlayamayan gençliğimiz, kültürel gelişiminin girdilerini beklendiği gibi tamamen dinden uzak, batının ve İslam düşmanlarının istekleri doğrultusunda almakta, bunun neticesinde ortaya başıboş, ne yaptığını bilmeyen, hiçbir şeyden zevk alamayan, ruhi yönden gelişmemiş, psikolojik sorunlarla boğuşan, hayattaki problemlerinin çözümünü yanlış yerlerde arayan, yanlış hedeflere varan bir gençlik görmekteyiz.

Böylesine karamsar bir tablo olmasını istemezdim, böyle bir tabloyu bu sayfalarda göz önüne sermek istemezdim ama işte bu tabloyu birileri toz pembe gösteriyor. Birileri pembe vaatlerde bulunuyor, birileri para, makam, şöhret vadediyor; kendi çıkarları için ne gerekiyorsa yapıyorlar.

Artık teknoloji de bu denli batının elinde geliştikten ve biz onlara muhtaç olacağımıza, tüm imkanlarımızı seferber etmedikten sonra, başta teknik yollarla, devamında başka başka yollarla yaşam tarzımızı dolayısıyla kültürümüzü değiştiriyoruz haliyle...

Ama bir durup düşünmemiz gerekiyordu değil mi? Bilmemiz gerekiyordu, sorgulamamız gerekiyordu, kendimiz olmamız gerekiyordu, kendi düşüncemiz, kendi ideolojimiz kendi kültürümüzle olacaktı ve şekillenecekti.

Böyle basit durumlara düşmeyecektik, bu kadar ucuz değildik.

Şimdi durup sorgulamayı en başından yapalım, biz nerdeyiz, neyin peşindeyiz, nereye gidiyoruz? Ya da nereye sürükleniyoruz...

Selametle...

bu yazıya verilen linkler (sadece 1 yorum var) - yorumu oku - yorum ekle  

İçerik mi, o da nesi?

Bilgi, insana verilen aklın bir tezahürüdür. İnsan aklı sayesinde bilgilidir ve kendisine verilen bilgiyi kullanır.

Çağımız "bilgi çağı" olarak adlandırılıyor. Genel anlamda bakıldığında aslında her çağ, insanlık tarihinin her dönemi "bilgi çağı"dır. İnsanoğlu bilgiyi her zaman kendi menfaatine, zevkine, ihtiyaçlarına kullanmış, bunu da değişik şekillerde; teknolojik, politik, ekonomik, bilimsel, diplomatik, tıbbi vs. alanlarda ortaya koymuş, ayrıca insanlık tarihinin şekillenmesinde çok büyük rolü olan soğuk ve sıcak savaşlarda etkin bir şekilde faydalanmıştır.

Günümüze gelince, yukarıdakilerin hepsi geçerli olmakla beraber, özellikle teknolojik alanda atılan dev adımlar, özellikle Internet'in, dünyanın neresinde olursa olsun insanlara bilgiyi tek bir 'tık'la ulaştırması insanlık tarihinde çok büyük etkisi olacak (olan) bir olgudur.

Fakat, (...evet her şeyin bir fakatı vardır) görünen o ki, artık bilgi adeta insanoğlunun kontrolünden çıkmıştır. Her nereye bakarsanız bakın, karşınızda bir "bilgi yığını" göreceksiniz.. Asıl işin üzücü yanı bu gördüğümüz yığınların "faydasız" bilgi yığınları oluşudur.

Bilginin insana faydası olmalıdır, ona "neyin peşinde olduğunu" hatırlatmalıdır, ona mutluluğun formülünü vermelidir. Salt bilgi, insana yükten başka birşey değildir, insan bilgiyi nerede ve nasıl kullanacağını bilmeli ve kendisine gerekecek bilgiyi alıp kullanmalıdır. İnsan, sahip olduğu bilginin idrakinde olmalıdır. Bu da ancak bilinçle olur.

Bunları dile getirmemin sebebi; medyamızda, kitaplarda, dergilerde, ve özellikle Internet dünyasında başıboşluğun alabildiğine ilerlediğini görmemdir. Tamamen maksatsız, bomboş içerikler, okunduğunda sadece zamanımızı çalmakla kalmayıp, daha da başka boş şeylere yönlendiren "bilgi yığınları"...

Bilinçsizliğin, başıboşluğun neticesi; medya ve Internet adeta "çöplüğe" dönmüş, her kafadan ayrı bir ses, her cahilden ayrı bir fetva...

Hiç düşünmeden, sırf yazılmak için yazılan yazılar, sadece okunsun diye yazılan, niteliksiz, faydasız, gereksiz nice içerikler...

İçerikte sadece nicelik var, sadece "dış" var, kabuk var... İçerikte nitelik, "öz", "iç" yok!... Sadece görüntü var.. Anlamsız ve amaçsız...

selametle...

bu yazıya verilen linkler (sadece 1 yorum var) - yorumu oku - yorum ekle  

Hürriyet'ten araştırmacı gazetecilik başarısı (!)

Malumunuz birkaç gün önceki Hürriyet gazetesinde manşetten verilen haberde, hangi milletvekillerinin eşlerinin türbanlı, hangilerinin açık oldukları yazılmıştı (Onların ifadesini gözönüne alarak "türban" yazıyorum, benim tercihim "başörtüsü"..).

Araştırmalarında kaç milletvekili eşinin başı "türbanlı", kaçının açık, geçen döneme göre milletvekili eşlerinden "türbanlı" olanların sayısında artma mı yoksa azalma mı olduğunu, hangi partinin milletvekillerinin eşlerinin kaçının "türbanlı" olduğu vs. konuları ele almışlar...

Bugün Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök, yaptıkları haberin medyadaki yankısını ele almış yazısında. Kendince araştırmacı gazeteci arkadaşlarını kutluyor; meslekî başarılarından dolayı tebrik ediyor...

Neymiş efendim, "siyaset sosyolojisi açısından çarpıcı bir konuymuş", "fevkalade güzel bir sosyolojik analiz" yapmışlar..

"Bunun adı sosyolojik tahlildir.
Araştırmacı gazetecilik diye bir şey varsa, işte tam da budur.
Sizlere tavsiyem, tembellik yapacağınıza, yaratıcılıktan yoksun gazetecilikte ayak sürteceğinize, biraz böyle işlere girin." diyor yazısında...

Benim diyeceğim şudur;
Eğer topluma, insanlara hiç bir faydası olmayacak haberler yazmaya kalkmak, zaten "artık yeter" diyerek dînî, ideolojik, etnik ayrımcılığı istemeyen insanımızı daha da beter hale getirmek "araştırmacı gazetecilik"se ben de kutluyorum...

Ben gazeteci değilim, profesyonel bir araştırmacı da değilim. Ama gazeteciliğin nasıl olması gerektiğini, haberin nasıl "haber değeri" olduğunu, araştırmanın ne olduğunu az-çok bilirim...

Aklı başında olan herkes bilir; "sosyal analizlerin" ancak insanları, toplumu daha da bilinçlendirme, bilgilendirme maksatlı olmaları durumunda "araştırmacılık" olduğunu...

İlla da "araştırmacı gazetecilik"te başarılı olmak istiyorsanız, araştırın bakalım, kim devletten ne çalmış, kim hortumlamış, kim sömürüyor...

Araştırın; hangi politikacı ne yalanlar söylemiş, hangi gazete ne yazmış...

Araştırın; yazarların kaç tanesi "satılık", kaç tanesi "para" için yazıyor...

Toplumumuzda kaç kişi işsiz, parasız... Kaç kişi sokaklarda yatıyor, çöplüklerden ekmek arıyor...

Araştırın bakalım; eğitimimiz ne durumda, okullarımız nasıl, üniversitelerimizin hangileri bilimle uğraşıyor, hangileri "şekilcilik" peşine düşmüş...

Kaç kişi sırf inançlarından dolayı okuyamamış, başörtülü olduğu için en temel hakkı olan eğitimden dışlanmış..

Araştırın bakalım ülkemizde "din ve vicdan özgürlüğü" ne durumda. Anayasanın kaç maddesi uygulanıyor kaçı uygulanmıyor...

......

Şimdilik bunları araştırın yeter, bunları araştırmanız herhalde "birkaç gününüzü" bile almaz; "araştırmacı gazeteci" arkadaşlar bayağı başarılılar gördüğüm kadarıyla...

bu yazıya verilen linkler (sadece 1 yorum var) - yorumu oku - yorum ekle  

Siyaset Kördüğüm..

Yöneticiliğin, yöneticiliğe talip olmanın, seçilmenin, seçmenin, seçilmişliğin ve atanmışlığın gereğini yerine getirmenin, yani siyasetin ve bürokrasinin çivisi zaten çoktan çıkmıştı, çakılmayı bekliyor..

Çiviyi çakacaklar var, ellerinde çekiç, vurdu vuracaklar ama o da ne!

Düşünün ki bir ülkenin siyaseti milletle şekillenmiyor, siyasetle alakası olmayanlar daima müdahalede bulunmaktan geri kalmıyor. Öyle bir medya düşünün ki, âdeta başka bir millete mensup, başka bir ülkede yaşıyor. Bir muhalefet düşünün; her türlü hesabını "millete rağmen"cilik üzerine oturmuş..

Demokrasi sadece ağızda çiğnenen sakız olmuş, Cumhuriyet mi, sahip çıkan çıkana...

"Biz nasıl ederiz de, milletsiz bir demokrasi, 'cumhur'suz bir Cumhuriyet inşa ederiz"in peşinde olanları düşünün..

Müvekkilin istemediğini isteyen vekil, müvekkilin istediğini istemeyen vekil düşünün..

Ve dahi "müvekkilsiz vekil"leri (!) düşünün.

...

"Topu topu %48.. Bu oranla ülke mi yönetilirmiş %20'ler %10'lar varken... 20, 48'den çok önce gelir, değil mi ama! Hem milletin verdiği desteği birşey mi zannetiniz! Ne o yüzde bilmem kaçlar falan.. Hâlâ orda mısınız siz?

Uydurduğumuz hikayeleri anlamadınız mı daha; demokrasi, cumhuriyet hikayelerini..."

bu yazıya verilen linkler henüz kimse yorumlamamış ilk yorumlayan siz olun  

mirac..

mirac...

yükseliş.. arınmak her türlü maddiyattan,
mânâ iklimine, varlığın özüne yolculuk...

ve aşmak zamanı... geçmişi, şimdiyi, geleceği...
ve vuslat sevgili'ye, son buluşu hasretin...
...

kırık gönlümüz.. insanlık darda.. müslümanlar eziliyor.. dünya duâya muhtaç... biz duaya muhtacız..

ve darlığa sebep olanlar.. ellerimiz uzanamıyorsa gırtlaklarına sarılmaya...
duamız var... kalbimizden yükselen sessiz feryadımız var...

mazlumun ahı var..

Allah'ım insanlığın başına bela olan, dünyayı felakete sürükleyen mevcut otoritelerin acı bir sonla yıkılışını görmeyi bize nasib eyle... (amin)


miracımız mubarek olsun..

bu yazıya verilen linkler henüz kimse yorumlamamış ilk yorumlayan siz olun  

batı ve batılı olmayanlar..

şu bizim ekmeğine yağ süre süre yağlı ekmek değil de adeta ekmekli yağ yedirdiğimiz "batı" var ya;

hani şu bizim medeniyet onlarda deyip de kuyruğuna yapıştığımız "batı"...

bizim (tabiri caizse) kendisine olan yalakalığımızı gördükçe azıp şımaran, "heey siz kim oluyorsunuz yerliler" diyen,

ahlakımızı sömüren, bizi bizden eden, bizi kendisine muhtaç etmeye çalışan batı,

yüzyıllar öncesinden bizden alıp-çaldıklarıyla şimdi bize "kabadayılık" taslayan batı,

içten içe bizi çökertip, geleceğimizi esir tutmak isteyen batı,

bizler mutlu ve huzurlu bir hayat sürerken, "hayır siz geri kalmışsınız, size medeniyeti ulaştırmamız gerek" diyerek, illa o pis ayaklarını temiz topraklarımıza sokan batı,

her fırsatta "haçlı" zihniyetini kusan batı,

çıkarı için biz "yerli"leri hiç gözünü kırpmadan katledebilen, birbirlerine düşüren, kardeşi kardeşe vurdurtan, insani duyguların bir zerresini bile tatmamış batı...


....

ve bizimkiler, bizler,

"aa evet, doğru söylüyorlar", deyip de onlara kanan, "biz geri kalmışız yahu, medeniyet onlarda" diyen bizler,

her kötü dediklerine tu-kaka diyen bizler,

geri kalan, geri bırakılan, geriden takip eden, "gerici" bizler,

gelişmenin ölçüsünü batıdan alan bizler,

...
...


"adam" olmak için ne yapmamız gerektiğini bilmiyor muyuz?
gelişmek için, geride kalmamak için?

daha doğrusu geri kalmışlığın ne demek olduğunu kimden öğreneceğimizi bilmiyor muyuz?

uyanık olmayı ve uyanık kalmayı beceremeyecek kadar "aptal" mıyız (hatırlarsınız ünlü bir deyimdi bu aptal deyimi)?

bizi istanbul'umuzdan, kudüs'ümüzden, bağdat'ımızdan ayırmaya çalıştıklarını bilmiyor muyuz?

...

bilmemiz gerekmiyor muydu?

...

dipnot:
su uyur düşman uyumaz...

bu yazıya verilen linkler henüz kimse yorumlamamış ilk yorumlayan siz olun  

halk kazanacak..

ilk defa doğru birşey söylediler..


halk kazanacak dediler, halk kazandı...

bu yazıya verilen linkler henüz kimse yorumlamamış ilk yorumlayan siz olun  

acıyorum..

Doğruyu bile bile yanlışta ısrar edene,
sırf kendi çıkarları için başkalarının hakkını gözetmeyene,
bildiği halde bildiğinin bilincinde olmayana,

demokrasi deyip, demokrasinin temel etkeni olan milleti hiçe sayana,
halkçıyım deyip halka rağmen zorbaca, dayatma anlayışında olana,
"halksız seçim"(!) isteyene,ve insanların gözlerinin içine baka baka yalan söyleyene,

batıya göz dikip kendi öz değerlerinden uzaklaşana,
ve dahası birilerine yaranmak için kutsal değerlerinden vazgeçene,
ben müslümanım deyip, kendisini yaratanın ve en iyi tanıyanın verdiği direktiflere rağmen hayat sürdürene,

"doğruyu" yaşamaya çalışana engel olana,

ülkemizin yüzde bilmem kaçı müslüman deyip, İslam'ın en temel emirlerini, farzlarını uygulayanlara göz açtırmayana,

inandıkları gibi yaşamayıp, yaşadıkları gibi inananlara,

bilimle uğraşacağına, ilimde yükseleceğine "şekilcilik" yapana,
fikirler üreteceğine, insanları fikirlerinden dolayı dışlayana,

insan hayatını sadece bu dünyadan ibaret sayana,
ve hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünya için çalışana,

ekonomi, para, geçim deyip "ahlakı"nı kaybedene,
madde deyip, manayı bırakana,
gözleri paradan başka bir şeyi görmeyene,

"çocuğuma iyi bir gelecek bırakıyorum" deyip de geleceği parayla, malla kurtardığına inanana,
ve çocuğun eğitimini, ruhunu, maneviyatını, dolayısıyla "aslında çocuğun kendisini" ihmal edene,

"tüm dünya kendisinin olsa bile" neticede ne olacağını bilmeyene ya da bilip de bilmek istemeyene,

kendisi söz konusu olduğunda "en namuslu" kesilip başkasının ırzına, namusuna göz dikene,
insanların kutsal bildiği şeyleri istismarda geri kalmayana,

insan olduğunu unutana,
"hayvanlardan daha da aşağı" bir hayat sürdürene,

ve bu yaptıklarında
hala ısrarcı olana
ve daha da ısrarcı olana...

acıyorum..

ve bunlara kananlara, ve bunlara kendini muhtaç edenlere, yalvaranlara, yaranmaya çalışanlara acıyorum..

bu yazıya verilen linkler henüz kimse yorumlamamış ilk yorumlayan siz olun